Flanörün Varış Noktası: Dijital Çağda Entelektüel Direnç
Onur Aydemir Org merkezî kapsayıcı terminalinin yaşama geçirilme amacı, çalışma biçimi ve dijital ortamdaki yerinin inşasına dair temel açıklama metnidir.
Nasıl Başladı?
Okumakta olduğunuz dijital mecrada yayın hayatına başlayacak olan site, 2025 yılının şubat ayında basit bir girişim olan ve süreç içerisinde “Flanörün Günlüğü Projesine” dönüşen bir düşüncenin sonucu ve tek kişilik bir çabanın nihaî varış noktasıdır. Bu nedenle okurlarıma bu projenin nasıl başladığını, daha önce hiç yazmadığım düzeyde samimi bir tonda açıklamak istiyorum. Siyaset Bilimi alanındaki doktoramı tamamladığım 2024 yılının mart ayından sonra, yoğun çalışma ritmi içerisinde düzene koymaya pek vakit bulamadığım çalışma odamı topluyordum. Uzun ve benim için her bakımdan zor, yorucu bir sürecin içinden çıkmış, sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi görünen, hayatımda bana göre bir aşamanın sonuna gelmiştim. Geride bırakmak üzere olduğum bu sürecin ya da “aşamanın” önemi, bana göre çok da önemli olmayan dereceler, ünvanlar ya da sıfatlar değildi. Gerçek önem şuradaydı; geride bırakmakta olduğum süreç beni yalnızca düşünsel gelişim ya da bilimsel konum bakımından değil, esas olarak ruhsal açıdan; insana ve dünyaya bakış tarzım bakımından dönüştüren, bildiğimi hatta iyi bildiğimi zannettiğim değerleri, kavramları ve tarzları yeniden sorguladığım, onları elekten geçirdiğim çetin bir “sınava” dönüşmüştü. Dönüşen ve yenilenen şey yalnızca bunlardan ibaret de değildi; içeriğin yanında biçim de dönüşmüş, bu zorlu süreç benim çalışma tarzımı da yeni baştan yapılandırarak daha önce pek de tanımadığım dahası dudak büktüğüm, uzak durmayı tercih ettiğim alanlarla ve yöntemlerle temas etmeye zorlamıştı. Öyle ki, bu süreç içerisinde adeta küçük bir çocuk gibi deneye yanıla yeni yollar, yeni yöntemler ve bakış açıları edinmiştim.
Her yolculuğa yalnız çıkılır. Yolculuklar daima kahramanın iradesiyle başlar ve yalnızca anlık bir “itkiyle”, bir tür ilk hareketle gerçeğe dönüşürler. Yolun geçtiği dönemeçler içerisinde yola çıkanın başka bazı insanlarla yollar kesişir, bazılarıyla da yollar ayrılır. Bu durum biraz da işin “doğası” böyledir. Yaşamda yalnızca geçen zaman değil, yapılan iş sürecinde karşılaşılan karmaşık gerçeklikler ve onlara karşı takınılan tavırlardaki özgün yöntemler, farklılıklar da değişikliğe neden olur. Üstelik bu satırları yazdığım an’daki düşüncelerime göre, esas bu ikincisidir insanı asıl dönüşüme uğratan etkenler kümesi. Benim de tecrübe ettiğim bu süreç içerisinde yanımda olanlar ya da olmaya çalışanlar oldu. Buna karşılık yolumun ayrıldığı hem de birleşmemek üzere başkalaştığı bazı kişiler de oldu. Ancak her yolculukta ya da her “tek kişilik macerada” olduğu gibi bu süreçte esas olarak yalnızdım. Üstelik günümüzde bir hayli yadırganan özelliklere -belki de kusurlara- sahip; “dağınık çalışan”, her kitabı dipnotlarına kadar okuyan, eski usul not alan ve çoğu zaman tozlu rafların arasında kaybolan biriydim. İnsanların bana göre fazlaca “hızlı yaşadığı” günümüzde, sözünü ettiğim bu özellikle artık birer “kusur” sayılmaktadır ve bu “kusurlu” varoluş tarzımın çatışmakta olduğu mevcut gerçeklik söz konusu olduğunda ben; alışkanlıklar ve beğenilerin ötesinde, araçlar ve tarz olarak da aslında geçtiğimiz yüzyılda, hatta geçtiğimiz yüzyılın belki ilk yıllarında yaşıyordum! Oysaki dünya değişmişti. Yalnızca dünya görüşleri, bilme biçimleri, etkileşim tarzları gibi temel, “aslî” bakımlardan değil; iletişim araçları, araştırma teknik ve yöntemleri, bilginin üretilmesi ve onları insanlara ulaştırma tarzları gibi nispeten “tali” olarak nitelendirilebilecek şeyler de değişmişti. Bu değişim o kadar hızlı ve derinlemesine olmuş, etkileri öyle yüksek “hacimli” çıktılara erişmişti ki, insanlar tıpkı uygun olmayan koşullarda hızla bozulan meyveler gibi, kısa sürede toplumun ya da “topluluğun” genelinden ayrışıyordu. Üstelik değişip dönüşen fenomenleri anlamaya çalışanlar ya da bu “iddiada” olanlar dahil, kendisi de aynı dönüşüme tabi araçlara nasıl yaklaşılacağı hakkında net bir fikir sahibi değildi. Üstelik günümüz dünyasında bilgiye egemen olan yoğun ve karmaşık katmanlaşma içinde nasıl hayatta kalınacağını, nasıl yön bulunabileceğini de kimse kimseye öğret(e)miyordu. Daha açık ve somut olmak gerekirse, dönüşen gerçekliğin araştırılmasını ve onunla birlikte yolunu kaybetmeden yaşamanın “yöntemini” el yordamıyla bulmak zorundaydık zira insanlar bir şekilde bu otobanın içinde dünyaya geliyor ya da herkes düşe kalka öğreniyordu ve çok da düşünmüyordu. Üstelik ben, çok geç kalmıştım…
Yukarıda belirttiğim gibi; odamı toplarken ve “araç setimle” hemhâl olurken o kadar çok el yazması kâğıt, defter, kalem, kitap dahası kitapların arasına ilişkilenmiş küçük notlar, fişler, hatıralar, kurutulmuş gül yaprakları vs. ortaya çıktı ki, kendimi bütün bunları ister istemez düşünürken buldum. Aklıma şu düşünce de geliverdi; eğer benimle hiçbir ilişkisi olmayan insanlar, başka bir yerden ve zamandan “ışınlanarak” kendilerini odamda bulsalar, burayı müze olarak korunmaya alınmış bir alan sanmamaları için önlerinde bir engel yoktu. Kapıdan baktığınızda görmekte olduğunuz şu tabloyu gözünüzün önüne getirin bir; mâun bir masa, ahşap bir gazetelik, kurulu tipodunun üzerinde öylece kalmış analog bir fotoğraf makinesi, çanta tipi bir gramofon, çeşitli plaklar, kurmalı bir çalar saat, bir ansiklopedi takımı, bir satranç tahtası, neredeyse yirmi senedir aralıksız içmekten yorgun düşmüş ve rengi değişmiş birkaç pipo…hatta masanın üzerinde bir daktilo bile vardı!
Oysaki artık böyle bir yaşam tarzı yok denecek kadar azdı. Bunlar ancak yakın tarih kitaplarında ya da eski belgesel ve filmlerde görülüyordu. Artık kimse kitabevlerinden düzenli olarak kitap alıp okumuyordu. Bırakalım ahşaptan gazeteliği, evlere gazete bile girmiyordu! Şu an bu satırları yazarken, onları okumakta olan kimi okurların yüzündeki içten tebessümü tahmin edebiliyorum. Yine de sözünü ettiğim durumun içinde yaşamak o kadar kadar hoş olmayabilir, hele ki dünya sürekli bir değişim içindeyken çekilmez bir hal de alabilir.
Odamı toplarken işte bütün bunları düşündüm.
Teknolojiyi, bilgisayar kullanmayı, internet ortamında araştırma yapmayı hatta gerçek anlamda Word programını kullanmayı bile tezimi yazdığım bir kütüphanede, bana ait olmayan kamusal bir bilgisayarda öğrendim. Bu iş böyle oldu zira tahmin edebileceğiniz gibi evimdeki bilgisayar artık iletişim müzelerinde sergilenecek yaşa gelmiş bulunuyordu. Düşünüyorum da, gerçekten orijinal bir varlıktı; canı istediği zaman açılır istemediği zaman açılmazdı. Bu bakımdan eski otomobillere benzerdi. Yine de onun hakkını vermeliyim, txt dosyalarını gayet güzel açıyordu ve günümüzde txt. dosyaları bir yazar için İsviçre çakısından farksızdır.
Kendimi bildim bileli yazı yazdım. Kalemi elime aldığım gün henüz televizyon dolaplarındaki bölmelerin içine sığabilen bir çocuktum. Yukarıda odamı topladığım zamanı anlattım size, işte oradan öyle şeyler çıktı ki, kendim de şaştım. Şiirler, günlükler, kısa tiyatro oyunları, rüya kayıtları, öyküler, kitap eleştirileri, okul hayatımda tuttuğum notlar, tartıştığım makaleler, geleceğe ilişkin küçük ütopya girişimleri… Bütün bunların kaybolup gitmesine gönlüm razı olmadı.
Flanörün Günlüğü Projesi, bir bakıma ilk damlası odamı toplarken zihnime düşen bu fikrin sonucudur.
Nasıl Yapıldı?
Tek kişilik projeler bir kibrin değil, arayış ve bir bakıma çaresizliğin de bir dışavurumudur aslında. Dostoyevski’ye atfedilen bir sözde, büyük yazarın, yazmasaydı aklını kaçıracağını söylediği iddia edilir. Rivayet muhteliftir elbette; böyle sözler genellikle tanınmış, büyük insanlara atfedilir, belki bu da böyledir. Yazmak insanı rahatlatır. Rahatlatmakla kalmaz, düşüncesini geliştirir ve zihnini genişletir. İnsan kimseyle konuşmadığı zaman bile kendi kendisiyle konuşur. Hiçbir şey bulamazsa günlük yazar. Şiir yazar. Türkü yakar. Duvarlara bağırır. Hele yaşamının bir noktasında edebiyatla, sanatla, bilimle yolu kesişti ise mutlaka yapar bunu.
Yaşadığımız çağ insanlara kendilerini ifade etme ve bunu yayma imkanını fazlasıyla veriyor. Elbette bunu da eşitsiz biçimde ve belirli koşullar altında sınırlayarak yapıyor. Çünkü güçlüler yine güçlü, zayıflar yine zayıf. Bir metin yazdığınızda, ne kadar yetenekli olursanız olun, benim gibi dik başlı ve itiraz kültüründen gelen biriyseniz yazdıklarınız istediğiniz kadar duyulmayabilir ya da okumasını istediğiniz kişilere ulaşamayabilirsiniz. O eski ve çirkin atasözünde olduğu gibi; “taraf olmayan bertaraf olur…”
Ama siz bir şeyi karşılık beklediği için değil, içinizden geldiği için yapanlardansanız, bunu pek de umursamaz, bağımsız bir birey olarak yolunuza devam eder, bir kişi bile okusa yapmaya değeceğini düşünürsünüz, tıpkı benim gibi!
Bir gün bilgisayar başında otururken elim blogger paneline gitti ve her şey böyle başladı.
İşte buradayız…
Hikayem bu kadar basit!
Farkı Nedir?
Yeni bir dijital hafıza hatta bir adım daha ileri gitme cüretini gösterirsek çevrimiçi arşiv alanı, entelektüel uğrak-mekân ve bağımsız bir platform olarak tasarlanmakta olan onuraydemir.org, yakında diğer kardeşlerinin arasına katılıyor. Aslında bütün çok çocuklu ailelerde olduğu gibi, en küçük çocuk olmanın avantajlarından yararlanacağı söylenebilir bu adresin. Her şeyden önce, ilk olmanın yükünü sırtlanan, cefasını çeken, hiç tanınmadığı için girdiği ortamlarda yabancı ve soğuk bakışlarla karşılaşan bir insanın acemiliği, çekingenliği yok üstünde. Bunun yerine; gözlerini hayata açtığı ortamda bu yükü kendisinin yerine çekmiş; daha önce hiç bilmediği mahallelere girmiş, tanımadığı kahvehanelere girmiş, orada selam alıp selam vermiş, zaman içinde gide gele iyi-kötü tanınır, bilinir bir sima haline gelmiş-gelmekte olan ağabeyleri ve ablaları var yanında. Bu nedenle etrafında bir tür halesi var onuraydemir.org’un. Gelgelelim, son çocukların ailede yararlandıkları avantajlar, haklar olduğu gibi maruz kaldıkları zorluklar, güçlükler, dezavantajlar da vardır. En küçük çocuk hem kendisinden büyük kardeşlerle mukayese edilir, yeri gelir onlardan beklenen başarıların katbekat fazlası bu küçük çocuktan beklenir. Yeri gelir fedakârlık yapmaya zorlanır. Büyük kardeşlerinin küçülenlerini giyer örneğin… Bazı önemli konularda söz hakkı en son ona düşer; “su küçüğün söz büyüğün” atasözünde olduğu gibi. Kimi zaman kardeşler arası rekabetin, hatta ana-baba arasındaki çekişmenin, gruplaşmaların konusu olur, taraf olmaya zorlanır, rekabetin bir parçası haline gelir. Çoğunlukla “haset” kardeşlere karşı babayani (moda deyimle paternalist) bir koruma-gözlenme ve gözetilme duygusu içerisindedir. Camdan bir fanusta yaşasa da düşe kalka, dizlerini kanatarak öğrenir oyun oynamayı, yaşamayı ve ayakta kalmayı.
Okumakta olduğunuz site de biraz bu yüklerin ve kendisinden büyük ağabeyleri ve ablalarının gölgesinde açıyor dünyaya gözlerini… Öyle ya, önce onlar girdi yabancı mahallelere ve soğuk, güvenmez bakışlı kahvehanelere; kendilerini Google’a, Bing’e, arama motorlarına önce onlar tanıttı. İlkin onlar indeksleme sayfalarının soğuk terminallerine benzeyen salonlarında kaldılar, yeri geldi kum havuzlarında sabırla beklediler, algoritmaların acımasız ve ilk gelenler için en zor ve her geçen gün daha da inatçı olan güvenilirlik kriterleri ile mücadele ettiler. Sosyal medya platformlarında ürkek bir yabancı olarak otobüse binen bir yolcu gibiydiler. Bu süreçte kendilerini az da olsa kanıtlamayı başardılar ve kardeşlerini güvenli, sıcak bir aile ekosisteminin ortasında yarattıkları sıcak bir halka içerisinde kucaklarına alıyorlar.
Yine de kardeşlerine düşen iş hafif değildir. En büyük avantajı, büyükleriyle yaş farkı açılmadan, “tam zamanında” dünyaya gelmesi olmuştur belki de. Ama zorlukları da var. ORG gibi internetin efsanevi “ilk yedilisinden biri” olan, kar amacı gütmeyen ve prestiji yüksek bir alan adının tescil edilmesiyle ufukta beliren “ömürlük” bir kalıcılık niyeti bunlardan birincisidir. Diğer yükleri de buradan türer; bunlar, yazar tarafından üretilecek siyaset bilimi, kültür tarihi, modern entelektüel akımlar ve Holokost araştırmaları başta olmak üzere, disiplinler arası bir perspektifle yaşama geçirilmesi planlanan özgün çalışmaların ana semantik merkezi olarak tasarlanmasıdır. Sitenin sırtındaki bir başka önemli sorumluluk da şudur; günümüz dijital dünyasının beraberinde getirdiği yüzeysel, hızlı tüketilen ve derinlikten yoksun bilgi alışkanlıklarına karşı entelektüel anlamda mikro bir direnç odağı oluşturmayı önüne bir hedef olarak koymasıdır. Bu hedef, sitedeki muhtemel uzun-form ve yarı akademik teorik tartışmaları tarihsel gerçekliklerle harmanlayacak, başkalarına da kendi ateşini salarak, o güzel şiirdeki gibi; “karanfili elden ele” vermeye çalışacaktır.
###Kim Okur, Neyi Okur, Nasıl Okur?
Hayatta yaptığımız istisnasız her davranışın, aklımızdan geçen her düşüncenin, biz farkında olsak da olmasak da bir gerekçesi var. Dikkat buyurulsun; anlamı var demiyorum, gerekçesi olduğundan söz ediyorum. Buna günümüzün temel iletişim araçlarından biri hatta birincisi olmaya aday internet davranışımız da dahil. İnternet siteleri artık o kadar profesyonelleşmiş durumdadır ki, kullanıcının davranışlarını, amaçlarını, tüketim alışkanlıklarını, psikolojik durumunu hatta kişilik yapısını dahi analiz edebiliyor! Bundan bütünüyle iyi ve güzel bir gelişim olarak söz etmiyorum. Bilgiye erişimin kolaylaşması ile birlikte, mahremiyetin de aşındığı bir süreçten söz ediyoruz bana kalırsa. Örneğin şu anda bu yazıyı yazarken kullandığım klavyenin tuşlarına nasıl bastığımdan tutalım, yazdığım yazının semantik yapısının içerdiği ifadelere kadar her şeyle ilgili analiz programları da var ve bunlar sözcüğün geniş anlamıyla “çirkindir”, gözetim toplumunun bir sonucudur ve üretimin bir tür kötücül yan ürünü olarak ortaya çıkarlar.
İnternetle birlikte okuma alışkanlığımızın değiştiğinden söz etmek gerekirse, bunda yukarıda sözünü etmeye çalıştığım “kötücül yan ürünlerin” ve bunların çıktılarının bir hayli önemi vardır. Bunların başında elbette ki para ve pazarlamanın insan dikkatini, duygularını ve zaaflarını sömürmesi geliyor. İnternet kullanıcıları uzun bir süredir “tık avcılığı” denilen yöntemlerle reklam verenlere pazarlanıyor; çoğu zaman kısa, içeriksiz hatta doğruluğu şüpheli sayfalara yönlendirilerek orada vakit geçirmeye zorlanıyorlar. Bu durum internetin kalitesinin hızla düşmesine ve nitelikli içerik üreten bağımsız kullanıcıların ve yayıncıların kendilerine yer bulmakta zorlanmasına yol açıyor. Hedeflenen ya da hedeflendiği bir zamanlar iddialı biçimde dile getirilen dijital uzamdaki kamusallık henüz nefes alamadan boğuluyor. Son yıllarda arama motorlarının işte bu türden tuzakları kısmen de olsa engellemek amacıyla sayfalarda yaptıkları indeksleme puanı çalışmaları da yeni ve bağımsız içerik üreticilerine, kendilerini ispatlayana kadar ecel terleri döktürüyor. Sitelerimin adından ve okumakta olduğunuz yayının domain uzantısından da anlaşılabileceği gibi, kâr amacı gütmeyen bağımsız bir yayıncı olarak bu siteyi kendim finanse ediyorum. Diğer sitelerimi de çoğu zaman bu şekilde finanse ediyorum ve yayın hayatları da bir şekilde gidiyor. Ancak eşitsiz piyasa ilişkilerinde durum her zaman böyle değil. Milyonlarca kullanıcısı ve ziyaretçisi olan, arkalarında büyük sermaye desteği, çeşitli başka imkanlar olan ve kendilerini pazarlama yöntemleriyle kullanıcıya sunan çok sayıda niteliği belirsiz site var. Bu siteler yalnızca insanların zamanını ve kamusal tartışma imkanlarını heder etmekle kalmıyor, bilerek ya da bilmeyerek çok başka ve kalıcı bir dönüşüme zemin hazırlıyorlar. Bu dönüşümün adı; “okuma alışkanlığının değişmesidir”.
Okumak tıpkı düşünmek, konuşmak ya da hayal kurmak gibi, çoğu zaman farkında olmadan yaptığımız eylemler ve adı üstünde “alışkanlıklardır”; bu bakımdan “okuma alışkanlığı” kalıp ifadesi aslında sandığımızdan daha çok şey anlatmaktadır bize… Bir bakıma zaten alışkanlık yoluyla kazandığımız bir yeteneği, bilinçli bir çabayla ve üstüne bir şeyler daha ekleyerek daha da sağlamlaştırmak, katmerlendirmekten bahis açmaktayızdır. Nitekim okuma alışkanlığı bu nedenle öğrenilen bir eylemin kazanılan bir şeye dönüşmesine referans vermektedir. Her alışkanlık gibi kendine özgü dinamikleri ve düzeyleri vardır ve yine diğer başka alışkanlıklarda olduğu gibi, yeterince tekrarlanmadığında körelir, biçim değiştirir hatta unutulmaya yüz tutar. Günümüz dünyasında böyle örnekler var mı bilmiyorum zira her fırsatta bir şekilde yazılı metinlere en azından “maruz” kalıyoruz ama yirmi yıl ıssız bir adada unutulan ve hiçbir şekilde metne temas etmeyen birinin bunu unutacağını iddia etmek yanlış bir varsayım olmayacaktır. Bir başka önemli nokta ise okuma eyleminin “biçim değiştirmesidir”. Yukarıda okumanın konuşmak ya da düşünmekle karşılaştırılabileceğini yazmıştım, şimdi de onu parçalara ayıracak olursak eğer, tıpkı görmek ve resim çizmek gibi, karmaşık sinirsel süreçlerin bir araya gelmesiyle mümkün olabileceğini belirteceğim. Gerçekten de okumak, dikkat ve yorumla, kavramları anlayabilmekle, bunları bir araya getirerek aralarındaki ilişkileri tartışabilmek ve mümkünse aralarında yeni ilişkiler kurabilmek ile de ilgisi olan bir şeydir. Bu yüzden niteliği artırılabilir.
Sık sık dikkatin bir tür “kas” gibi olduğunu söylerler. Kişisel olarak entelektüel bir işlevi fizik güç dünyasına ait bir metaforla açıklamayı karikatür bulurum. Nitekim günümüz sosyal biliminde de doğa bilimlerinden ve özellikle tıp ve biyolojiden sosyal bilimler alanına yapılan yerli yersiz aktarmaların toplumsal fenomenleri açıklamakta işlevsel olabileceğine dair bana göre son derece yanlış ve üstelik tehlikeli de bir eğilim vardır. Yine de okuduğumuz materyallerin niteliği ve derinliği söz konusu olduğunda, bunların okuma alışkanlığımızı nasıl dönüştürdüğünü anlamakta yararlı olacağını düşünmek sanırım yanlış olmaz.
Bir Zaman Yolculuğu
Kendimizi bir trende düşünelim. Bu tren, örneğin Türkiye’de, hızlı tren türleri raylara inmeden önce seferlerine devam etmekte olan o eski, nostaljik, kompartıman usulü çalışan lokomotifli trenlerden biri olsun. Doğu Ekspresi çok bilinir ama ben Başkent Ekspresi demeyi tercih edeceğim. Diyelim ki Başkent Ekspresinde, ilk vagonlardaki özel kompartımanlardan birindeyiz. Tren Ankara Garı’ndan; şair Nâzım Hikmet’in o; “iyi iş çıkarmış bizim Ankara amelesi” dediği eski yerinden; o direksiyon binası, gazinosu, pürüzsüz mermer zemini ve gazete büfesi ile tam bir hafıza mekânı olan binada kendisine tahsis edilen 1 “numero”lu peronundan hareket ediyor. Vakit bir öğleden sonrası hatta akşam üzeri olsun. Kırmızı perdeyi hafifçe çekmişiz, kompartımanda da bizden başka kimsecikler yok. Tren hafifçe gardan ayrılıyor. Gözlerimiz Ankara’yı son kez Tandoğan’a bakan üst geçitten kolaçan ederken usulca kapanıyor. Elimizde de okunmaktan yıpranmış eski bir kitap olsun. Kitap usulca kucağımıza düşüyor. Biz de Shostakovich’in senfonik ezgileri misali giderek hızlanan trenin raylar üzerindeki uygun adım ritimleri eşliğinde uykuya varıyoruz. Bu öyle güzel, tatlı bir uykudur ki, uyuyanın üzerinde, sanki bir ana kucağındaki tarifsiz mutluluğu, korunma ve sıcaklık hissini yaratır. Gerçekten de sevgili okur, böyle trenlerde uykulara varmamış, bunların soğuk kış gecelerinde parlayan raylarından karlı ovalara çakan bir kıvılcım gibi ruhunda uzak diyarlara yolculuğa çıkmamış tren yolcusu yok gibidir. Bu uykular bazen çalan bir şimşek gibi son durağa vasıl olunmasıyla, bazen de yandaki yolcunun ya da sonraki istasyonda binen bir başkasının “kalk ha hemşerim, uyan” uyarısıyla noktalanır.
İşte bizim Ankara Garından Başkent treniyle hareket eden yolcumuz, aslen Kütahya köylüklerinden olup İstanbul’da avukatlık eden Mehmet Emin Bey de böyle uykularından birini uyumaktadır. Uykuya dalmadan önce köprü üstünden Tandoğan tarafına son bir bakış atmış, neden sonra kafası diğer tarafa dönmüş, yeni yeni çocukların ellerinde görmeye başladığı tablet bilgisayarı ve onunla hevesle oynayan bir ilkokul çocuğuna gözleri dalmışken uyuya kalmıştır. Bir ihtimal Polatlı yakınlarında, karşıdan gelen ekspresi bekleyen tren hızla tekrar hareket ettiğinde, bir ihtimal Sivrihisar kayasını biraz geçince kendiliğinden uyanacaktır. Yüzünde rahatsız bir ifadeyle önce sağı solu kolaçan edecek, sonra yolun ne kadarını geldiğini anlamak için yanındaki buğulu pencereyi elinin ayasıyla silecek, ihtimal ki karanlık geceden bir şey anlamayarak kolundaki otuz beş senelik Seiko saatine bakacaktır. Saat de ihtimal işe başlama hediyesidir. Ancak bu yolculukta onu bir sürpriz beklemektedir. Elini yüzünü yıkayıp vagonların arasında sohbet etmek için kompartımanından çıktığında, bu trenin başka bir tren olduğunu, şehirler arasında değil, zamanlar arasında seyahat ettiğini fark edecektir.
İki vagon arasındaki o soğuk, karmaşık kokulu ve biraz gürültülü boşlukta, sırtında parkasıyla bir üniversite öğrencisi durmakta, elinde ise naylonla kaplı bir kitap bulunmaktadır. Kondüktörün biletleri az önce kontrol etmesinden ve boşluğun yemekli vagonun hemen yanında olmasından faydalanarak bir uzun Samsun sigarası yakmıştır. Kirli ve kalın gözlük camlarının arkasından güçlükle görülen soluk mavi gözleri, altını kırmızı kalemle çizdiği bir kitabı taramakta, buradan bazı bölümleri arkadaşına okumaktadır. O da hevesli hevesli dinlemekte, bir şeyler söylemekte ve bazı yerlerine hararetle itiraz etmektedir. Diğeri, arkadaşının paragraftaki ifadeyi anlamadığında ısrar etmektedir ama ona göre bunu “tartışmanın yeri burası değildir, sonraki bölümü okumaya zaman vardır, evde tartışılır, günler torbaya mı girmiştir? Hem geçen gün aynı meseleyi X gazetesinde Y adlı bir köşe yazarı da yazmamış mıdır? Arkadaşı bu köşe yazısını makasla kesip bir dosyanın içine saklamıştır, eve gidince gösterecektir.” Avukat Mehmet Emin beyi hayretle karışık bıyık altından bir gülme alır. Gazeteler, kaplı kitaplar, kırmızı kalemle altı çizilen satırlar. Nereye gelmiştir, böyle insanlar da kalmış mıdır? Gözünün önünde, bir sis perdesinin ardından belli belirsiz kendi gençliği belirip kaybolur. O da bir gün böyle bir trende, kendi hocasının hukuk metodu dersinde verdiği bir misali, önce emekli ağır ceza avukatı olan amcası İsmail Hakkı beye sormuş, umduğu karşılığı ve ilgiyi bulamayınca, yine böyle bir ortamda altını bastıra bastıra çizdiği bir kitaptaki ifadeleri okuldan başka bir arkadaşıyla tartışmıştır. Tartışma, konuya güncel olayların yorumlarının katılmasıyla derinleşmiş, önce okul kantininde diğer arkadaşlarının katılmasıyla, sonra başka hocaların birbirinden farklı yorumlarıyla genişlemiş, neticede hocası bu soruyu sene sonu sınavında sormuş ve bütün sınıfa da güzel bir sürpriz yapmıştır!
Mehmet Emin Bey, geçmişe yaptığı bu ani ve keskin yolculuktan kaçmak istercesine başını diğer yana çevirdiğinde bu defa buğulu vagon camının yanında tek başına duran, ceketinin yakasını yukarıya kaldırmış, çok üşüdüğü için olduğu yerde sürekli olarak hareket etmeye çalışan ve bu sırada da radyosunun antenini bir oraya bir buraya çeviren kıvırcık saçlı, zayıf, orta yaşlı bir adamı görür. Bu adamın elinde Roxy marka, eski ve kaçak bir radyo vardır. Adam radyonun cızırtılı ve çoğunlukla hiçbir şey anlaşılmayan sesinden ısrarla bir yayın takip etmeye çalışmaktadır. Adamın takip etmeye çalıştığı yayın, o anda oynanmakta olan Beşiktaş-Altay maçından başkası değildir. Beşiktaş o yıl kötü bir sezon geçirmektedir ve Altay ligi altıncı olarak bitirecektir. 1978 yılında olduğunun farkında bile olmayan Mehmet Emin Bey bir süre şüpheci gözlerle karşısındaki adamı süzdükten sonra cızırtı seslerinden rahatsız olur ve kapıların arasından belli belirsiz görülen yemekli vagona doğru ilerler.
Mehmet Emin Bey aslında huzursuz bir rüya görmektedir ve bu rüya ona Eskişehir İstasyonuna kadar eşlik edecektir. Yemekli vagonda rakısını içerek György Lukacs’tan bir kitap çevirmekte olan yatılı liseden arkadaşı Ahmet, hemen karşıdaki masada baskısı zor bulunan bir kitabı teksir ederek yıl sonu ödevi için didik didik incelemiş bir öğrenci topluluğunun son hazırlıkları ve arada bir pencereden görür gibi olduğu anası Fatma Hanım artık bizim buradaki hikayemizin sınırları dışına çıkıyor. Buradaki hikayemiz, küçük bir ekran sayesinde Seattle’daki bir server üzerinden online oyun oynayan altı yaşındaki okul çocuğu Selim ile başlamıştı ve ispirto kokulu mavi kağıtların arasından gecenin karanlığını bir bıçak gibi yararak ilerleyip 1978 yılına ulaşan bir trenle görüş alanımızı terk etmektedir.
Ne Değişti?
Beşiktaş’ın ligi dokuzuncu sırada bitirdiği, kitabevlerinde yok satan kitapların ispirto ocağından tüten kokularıyla teksirlerinden okunduğu, bir paragrafın birkaç hafta boyunca tartışıldığı o yıllardan günümüze ne değişti?
Neler değişmedi ki?
Birincisi üretim aşırı biçimde arttı. Yılda yüz kitap yayınlayan yayınevlerinden her yıl binlerce kitabın çevrilip basıldığı bir dünyaya ve ülkeye geldik. Artık New York ya da Washington’da basılan bir gazete, dil bilen herkes tarafından anında hatta erken baskılarıyla okunabiliyor. Yalnızca kartpostallardan tanıdığımız ya da apartmana ilk çanak anten bağlanıp ayarlanırken kazaen reklamını gördüğümüz edebiyat dergilerine abone olabiliyoruz. Artık kimse basılı gazete satın almıyor, kitap alanlar dahi çok azaldı; gazeteler, reklamlarına tahammül etmek şartıyla -ya da reklam engelleyici kullanarak ona da gerek duymadan- çok daha geniş içeriklerine gerçek zamanlı olarak girilerek okunabiliyor. Belirli havuzlara üye olarak binlerce hatta milyonlarca kitabı ücretsiz olarak okuyabiliyor ya da bilgisayarımıza indirebiliyoruz. Basit arayüzler sayesinde herkes kişisel bir yayıncı durumuna dönüştü. İnsanlar artık yalnızca birkaç tuşa basarak seslerini dünyanın her yerine duyurabiliyor. Enformasyon üretimi ve yayılımı aklın sınırlarını zorlayacak boyutlara ulaştı. Para verilip satın alınan manyetik bant kasetler, plaklar hatta CD olarak piyasaya sürülen tarihi albümler bugün ücretsiz olarak ve rahatlıkla erişilebilir durumdalar. Her ay en az 10 yeni albümü telefonumuza ya da bilgisayarımıza indirerek dinleyebiliriz. Fotoğrafları yalnızca özel günlerde ve negatif filme para vererek alan, onların tabedilmesi için günleri sayan nesil şu anda tarihteki yerini almak üzere, tıpkı kupon biriktirerek ansiklopedileri her ay ziyaret ettikleri belirli gazete bayilerinde fasiküller halinde toparlayanlar gibi…
Buradan ikinci soruna geliyoruz; üretimin aşırı genişlemesiyle birlikte eskiden özgün birer sanatsal üretim niteliği taşıyan ve estetik değer olarak bir karşılığı bulunan üretim giderek para kazanmak amacıyla tasarlanan birer metaya dönüştü. Amaç soyut birer kültürel, düşünsel ve sanatsal değer yaratmaktan çıkarak, piyasada rekabet edebilme gücüne sahip birer meta-form ya da kitsch yaratmaya dönüştü. Buna kısaca çabuk tüketilen ve yüksek fiyatla satılan soyut nesneler diyebiliriz. Bu nedenle reklam ve pazarlama ön plana çıktı, insanların dikkatleri önce manipüle edilerek niteliksiz olanın üzerine çekildi, sonra dikkatleri çekilen bu insanların ya da “izleyicilerin” alışkanlıkları aşamalı olarak değiştirildi. Uzun okumalar yerine kısa metinler sunuldu. İçerikten çok biçim ön plana çıktı. Yazılı metnin yerini önce fotoğraflar, sonra niteliksiz görseller ve canlı renkler aldı. Bu şekilde tek tip ve çok sayıda içeriğin bombardımanına tutulan insanların zamanla dikkat süreleri düştü. Düşünce ve argümanları tartışan özgün metinler yerine kolay okunan ama aslında hiçbir şey söylemeyen, niteliksiz, gereksiz, anlamsız içerik tüketicilerine dönüştüler. Zamanları ve paralarıyla bunları talep etmeye başladılar. Bu türden çok sayıda içeriğe maruz bırakılan izleyici ya da okur süreç içerisinde kendisini aktif, tartışan bir özneden pasif, manipülasyona açık bir kitleye dönüşmüş olarak buldu. Tıpkı yıllar öncesinden iletişim teorisyenlerinin uyarılarında belirttiği gibi…
Platformun ana gövdesini, yayın omurgasını ve entelektüel ağırlık merkezini, günümüz ana akım dijital medyasında ve sosyal ağlarında kendisine nadiren yer bulabilen akademik ve yarı akademik nitelikli, uzun form (long-form) yazılar oluşturacaktır. Kısa, anlık, tıklama odaklı ve kavramsal derinlikten tamamen uzak içeriklerin aksine, burada yer alacak olan makaleler, monografiler, kitap eleştirileri ve arşiv dökümleri, son derece titiz bir leksikolojik taramanın ve güçlü bir kuramsal arka planın ürünü olarak okuyucuya sunulacaktır. Sitenin kurumsal ve akademik kimliği, sadece ham bilgi aktarmayı değil, aynı zamanda geçmiş ile bugün arasında sağlam metodolojik köprüler kurmayı ve toplumsal hafızanın üstü örtülü katmanlarını deşifre etmeyi amaçlayan tavizsiz bir yayın politikası üzerine inşa edilmektedir.
Yöntem
Gündelik yaşamın politik sosyolojisinden eleştirel kent gözlemlerine, flanör kavramının modern dünyadaki felsefi izdüşümlerinden estetik teorilerine kadar uzanan geniş bir entelektüel yelpaze, bu uzun soluklu metin formatıyla derinlemesine ele alınacaktır. Okurların, her bir satırda yüksek kavramsal yoğunluğu hissedeceği, birincil kaynaklarla desteklenmiş ve analitik bir okuma deneyimi yaşaması amacıyla web sitesinde yer alacak metinlerin her bir paragrafı şimdiden büyük bir özenle yapılandırılmaktadır.
Zamanlama Böylesine yüksek bir kavramsal yoğunluğa, leksikolojik zenginliğe ve akademik derinliğe sahip geniş bir içerik havuzunun sıfırdan oluşturulması, doğası gereği zamana yayılan, büyük bir sabır ve tavizsiz bir çalışma disiplini gerektiren bir süreçtir. Metinlerin felsefi olarak olgunlaşması, tarihsel verilerin uluslararası arşiv normlarına uygun olarak tasnif edilmesi ve siber güvenlik katmanlarından sunucu optimizasyonuna kadar tüm teknik altyapının kusursuz hale getirilmesi amacıyla planlanan bu hazırlık sürecinin altı aydan bir yıla kadar uzanabileceği öngörülmektedir. Bu uzun soluklu ve zahmetli hazırlık evresi, aceleye getirilmiş yayınların yaratacağı kaçınılmaz nitelik kaybını tamamen önlemek ve sitenin uzun vadeli entelektüel saygınlığını en üst düzeyde korumak adına bilinçli bir yayıncılık tercihi olarak benimsenmiştir. Her bir makalenin, denemenin ve araştırma dosyasının, kendi içinde bağımsız birer akademik monografi ağırlığı ve kalıcılığı taşıyabilmesi için önümüzdeki bu geniş zaman dilimi en verimli şekilde kullanılacaktır.
Gelecek Vizyonu Söz konusu hazırlık zaman zarfında gerçekleştirilecek olan tüm araştırma ve yazım faaliyetleri, dezenformasyondan tamamen arındırılmış, nesnel, kısa vadeli politik filtrelerden uzak ve saf analitik bir yazım perspektifinin zeminini kalıcı olarak tahkim edecektir. Sitenin yayına giriş sürecindeki bu bilinçli zamansal genişlik, aynı zamanda üretilecek içeriklerin metodolojik gücünü, kavramsal bütünlüğünü ve dilsel hassasiyetini mümkün olan en rafine düzeye ulaştırma imkanını kullanmak için tercih edilmektedir. Peter Weiss’ın estetik teorilerinden Alman dışavurumculuğuna, klasik müzik kompozisyonlarının sosyolojik okumalarından modernite krizlerine kadar uzanacak olan entelektüel duraklar, bu hazırlık sürecinde işlenecek ve bu dijital hafıza mimarisine entegre edilecektir.